>
MERHABA DOSTLAR..
BUGÜN DERSİMİZDE KURANI ANLAMA VE YAŞAMA KONUSUNU İNCELEYELİM… CAN DOSTLAR; Yüce Allah yaratmış olduğu insanların dünya ve ahirette daima mutlu olmalarını istemiştir. Bunun için insanlar içerisinden peygamberler seçmiş, bu kutlu elçilere ilahi kitaplarını göndererek insanlığın huzur ve saadetini temine çalışmıştır. İşte bu kitapların sonuncusu olan Kur’an, son peygamber Hz Muhammed (a.s)’ e indirilen ilahi vahyin adıdır.
DOSTLAR; PEYGAMBERİMİZ (SAV) “Kur’ân’da mâhir olan, sefere denilen Kerim ve itâatkar meleklerle beraberdir. (Kur’ân’ı) güçlük çekerek/kekeleyerek okuyana ise iki kat ecir vardır.” (Müslim, Salâtü’l-Müsafirîn, 244; Ebu Davud, Salât, 349) “
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ‘Kur’ân, her kimi Beni zikretmekten ve Bana el açıp istemekten alıkoyarsa ona, isteyenlere verdiğimin en alâsını veririm. Allah’ın kelâmının diğer kelâmlara olan üstünlüğü, O’nun yaratıklarına karşı üstünlüğü gibidir.”(Tirmizî, Fezailü’l-Kur’ân, 6/25) İşte böylesine mühim olan bir amelin önemini vurgulamak için olmalı ki, Resûlüllah (s.a.s), Kur’ân’ı öğrenen ve onu başkalarına öğretenle ilgili olarak şu müjdeyi vermiştir: “Sizin en hayırlınız, Kur’ân’ı öğrenen ve onu başkalarına öğretendir.” (Buharî, Fezailü’l-Kur’ân, 21) Kur’ân okumanın ve dinlemenin pek çok faydasının olduğu muhakkaktır: “Öyle ise, Kur’ân okunduğunda hemen ona kulak verin, susup dinleyin ki merhamete nail olasınız.” (A’râf 7/204):
ALLAH RASÜLÜ (SAV) “Allah’ın evlerinden (herhangi) bir evde, Allah’ın kitabını okuyan, aralarında mutalâa eden topluluğa sekîne iner; onları rahmet bürür, melekler kuşatır ve Allah kendi katındaki kimseler arasında zikreder.” (Ebû Dâvûd, Salât, 349 Kur’ân okumadaki asıl maksat, onu anlamaya çalışmaktır.
Aynı konuda, şu hadisi zikretmeliyiz: “Her kim Kur’ân’ı okur, onu anlayarak ezberler ve helâlini helâl, haramını haram kabul ederse, Allah bu Kur’ân sebebiyle onu Cennete koyar.” (Tirmizî, Fezailü’l-Kur’ân, 13) Konuya dair Ebû Abdürrahmân es-Sülemî’nin şu sözü de anlamlıdır : “Biz, Kur’ân’dan on âyet öğrenince, onun helâlini-haramını, emrini-nehyini öğrenmeden başka bir âyete geçmezdik.” (Kurtubî, 1/39)
Kur’ân’ı anlama(ya çalışma)nın, üzerinde kafa yormanın, tefekkür etmenin, nafile namaz kılmaktan daha önemli olduğu, Resûlullah’ın Ebû Zerr’e hitâben söylediği: “Oturup, Allah’ın kitabından bir âyeti anlaman, senin için yüz rekât (nâfile) namaz kılmandan daha hayırlıdır.” (İbn Mâce, “Mukaddime”, 16) sözünde gayet net olarak ifade edilmiştir. Bir başka hadîste de Resûlullah Efendimiz (sas), şöyle buyurmuştur : “Kur’ân’ı üç günden az bir sürede hatmeden, on(un mânâsın)ı anlayamaz.”(İbni Mâce, İkametü’s-Salât, 178) Bu hususta İbn Abbas’ın şöyle bir beyanı vardır: “Bakara ve ‘Âl-i İmrân sûrelerini tertil üzere düşünerek okumam, Kur’ân’ı (baştan sona) süratle okumamdan bana daha doğru görünmektedir.” (Gazalî, 1/282) Süleymân Dârânî de bu konudaki tutumunu şu sözlerle anlatmıştır: “Ben bir âyet okurum, dört-beş gece onu düşünürüm, onu iyice anlamadan başkasına geçmem.” (a.g.e., 1/277)
Demek ki faziletli olan, Kur’ân’ı mümkün olan en kısa zamanda okuyup bitirmek değil, onu anlayarak okumaktır. “Kur’ân’ı okuyup da onun mânâsını bilmeyen kimse, lambanın olmadığı bir gecede hükümdarından kendisine bir mektup gelen, (bu yüzden) kendisini korku saran ve mektubun içinde ne olduğunu bilmeyen kimse gibidir. Kur’ân’ın mânâsını bilen ise, lâmba getirerek mektubun içindekini okuyan gibidir.” Yukarıda Kur’ân’ın, üzerinde düşünülmesini istediğinden söz etmiştik. Elbette, onu anladıktan sonra hayata geçirmemek olmaz. Bir hadîs-i şerifte de bu hususlar şöyle bir benzetme ile anlatılmıştır: “Kur’ân’ı öğreniniz, onu okuyunuz. Kur’ân’ı öğrenen, onu okuyan ve gereğini yapan kişi, misk ile doldurulmuş bir kap gibidir; kokusu her tarafa yayılır. Kur’ân’ı öğrenip anlayabildiği hâlde gaflete dalan kişi ise, içinde misk varken ağzı sıkıca kapatılmış kap gibidir.” (Tirmizî, Fezailü’l-Kur’ân, 2) Kur’ân’ı okuyan ve hükümleriyle amel edenin anne ve babasına kıyâmet günü parlaklığı dünyadaki güneşin parlaklığından daha kuvvetli olan bir taç giydirilir. (Onun sevabını siz takdir edin).” (Ebu Davud, Vitr, 14; I. Müsned, 3/440) Ashâb, Kur’ân’ı okuyor, anlıyor ve yaşıyordu. Hz. Ömer, Bakara sûresini on küsûr senede ezberlemiş, sûreyi ezberleyince Allah’a şükretmek için bir de deve kurban etmiştir. (Kurtubî, 1/40) Anlaşılıyor ki Hz. Ömer, söz konusu sûreyi on küsûr yıl gibi bir zaman zarfında okumuş, anlamış ve hayata geçirmiştir. Yoksa sadece yüzünden okuyup veya ezberleyip bırakmamıştır. İmâm Mâlik’in rivâyetine göre de, “Abdullah ibn Ömer, Bakara sûresini öğrenmek için üzerinde tam sekiz sene durmuştur.” (Muvatta, Kur’ân, 11) Bu dönemde Müslümanlar, Kur’ân’ı okuyup onun seviyesine çıkmaya çalışırken, ne hazindir ki, günümüz Müslümanları Kur’ân’ı kendi seviyelerine indirmeye çalışıyorlar. (Gazalî 1998, 41) Demek ki, o devirde Kur’ân anlaşılıp yaşanıyordu, günümüzde olduğu gibi manâsı bilinmeden sadece yüzünden okunmak veya ezberlemekle yetinilmiyordu. Kur’ân hâfızı olmak, baştan sona Kur’ân’ı yanlışsız olarak ezbere okumak değildi. Nitekim Ebû Ömer, Kur’ân hâfızını şöyle tarif etmektedir: “Hameletü’l-Kur’ân/Kur’ân hâfız(lar)ı, Kur’ân’ın hükümlerini, helâlini ve haramını bilen ve onun içindekilerle amel edenlerdir.” (Kurtubî, 1/26) Abdullah ibn Amr da, Kur’ân hâfızında bulunması gereken nitelikleri sayarken şöyle demektedir:…Kur’ân’ın hükümlerini öğrenmesi, Allah’ın muradını ve üzerine farz olanı anlaması, okuduğundan istifade etmesi, okuduğuyla amel etmesi gerekir. Kur’ân’ın farzlarını ve hükümlerini ezberden okuyup da, okuduğunu anlamaması ise ne kötü bir şeydir…” (a.g.e., 1/21) Konuyla ilgili olarak, Abdullah ibn Mes’ûd’un şu sözleri oldukça manidar görünmektedir: “Bize, Kur’ân’ın lâfızlarını ezberlemek zor, onunla amel etmek kolay gelirdi. Bizden sonrakilere Kur’ân’ı ezberlemek kolay, onunla amel etmek zor gelecek.”(Kurtubî, 1/40) Kur’ân’dan tam anlamıyla istifade etmek için bu üç merhâle önemlidir. Hayata geçirilmeden Kur’ân’dan beklenen güzellikler gerçekleşmez. İnsanın ve içinde yaşadığı toplumun müsbet yönde değişmesi ve yükselmesi, Kur’ân’ın hayata geçirilmesine bağlıdır. Aksi hâlde, Resûlullah’ın (sas) şu sözünün ilk kısmının gerçekleşmesi umulurken, son kısmı gerçekleşir ki, bu da, insanlık açısından tahammülü imkânsız vahim sonuçlar doğurur: “Allah, bu Kelâm’la bir kısım kavimleri yükseltir, diğer bir kısmını da alçaltır.”(İbn Mâce, “Mukaddime”, 16) Resûlullah, Kur’ân’ı ayrıca şifa olarak da zikretmiştir: “Şu iki şifalı şeye devam ediniz: Bal ve Kur’ân.” (İbn Mâce, Tıb, 7) Bal, maddî bünyenin sağlığı için ne kadar yararlı ise, Kur’ân da maddi hastalıklar için hattâ onlardan daha da fazla manevî yapının sağlıklı olması için elzemdir. Bir başka hadîsinde Resûlullah: “İlacın en hayırlısı Kur’ân’dır.”(İbn Mâce, Tıb, 38) buyurmakla Kur’ân’ı, en iyi ilaç olarak tek başına zikretmiştirDOSTLAR.Sözümü Bizzat Kur’ânın, inananlara şifâ ve rahmet oluşunu beyan eden iki ayetle bitiriyorum: “Biz, Kur’ân’ı mü’minlere şifa ve rahmet olarak indiririz. Ama o, zalimlerin ise sadece ziyanını artırır.” (İsrâ 17/82). Tabiî ki rahmete nail olma, kuşkusuz Kur’ân’ı uygulamaya bağlıdır: “İşte bu Kur’ân da, indirdiğimiz kutlu bir kitaptır. Artık ona tâbi olun, inkâr ve isyandan sakının ki, rahmete nail olasınız.” (En’âm, 6/155)
ALLAHA EMANET OLUN.
BU BİR SIRDIR

Reklamlar